“…terzilikte bilgelik, çıplaklığı geliştirmektir,
demir levhalar arkasındakini sadece hak edene,
sadece hak edene, işte sadece ona bildirmektir.
Giysi günahkarların gözüne perde,
temiz kalplere ise kalpten bir penceredir.
Örmektir.
Güzelliği nazardan, günahtan saklayıp, bilgiye gösteririz.
Bizler terziyiz. Çıplak derinliğin bildiricileri.”
H.Kaytan

Göçmen Kapı







1946 yılında aralarında dedemlerin de olduğu yaklaşık sekiz aile Yunanistan’dan adalara erzak götüren bir yunan teknesiyle Türkiye sularına geçiyorlar. Yanaşacakları kıyıda iskele olmadığından suya bırakılıyorlar. Babam daha dokuz yaşında. O günlerin hatırası, mülteci belgesi için tahta bir kapının önünde çekilmiş bir fotoğraf kalmış. Bir kızlarını geride bırakmış bir ailenin fotoğrafı… 6 ocak’02



“biliyorsun ben hangi şehirdeysem
Yalnızlığın başkenti orası”
C. Süreya

Göç Kapısı


Her göç eden ardında bıraktığını cismen terk eder. Hep bir parça, hatta bütününü taşır geldiği yerin içinde. Düşlerinde ve düşüncesinde bıraktığı gibidir her şey. Oysa geri döndüğünde bulacağı aynı değildir. Bir kez çıkmıştır yola, dönüp dolaşıp gelse de geri, yolda yitirdiklerini toplamak kolay mıdır sanırsınız? Her şey akar zaman gibi, göçer gibi, göçerin sırtına yüklenen yıllar, yüzüne kazınan çizgiler gibi… Doğduğu gibi kalmazsa nasıl bir bebek; büyür, büyür, yaşlanır ve nasıl toprağa dönerse yüzünü, sonunda doğudan batıya göçen de böylece yola çıkmıştır. Kaybedişler yolculuğudur bu ve tedirgindir yolcu. Asla ait olmadığı yere doğru, kayboluşuna doğru, yalnızlığına doğru… Sürekli bir yolculuk. Kazandıklarının dolduramadığı çantası omzunda… En çok hatırladığıdır kaybettiği, asla unutmadığıdır onunla kalan. Gitgide silinir her şey yiter. Bir o kalır… Ocak’02

“ Biz cenneti de gördük cehennemi deDaha dün gibi çocukluğum, yediğimiz ekmek te içtiğimiz su da tertemizdi, havada gül kokusu vardı o zamanlar. Ne zaman ki sürüldük o Diyar-u Jar ülkesinden, dilini bilmediğimiz bu yaban ellere, işte o zaman başladı bizim için cehennem. Şimdi bu yanası İstanbul’da beton duvarlar arasında, kimse duymaz ki sesimi. Bazen çıkıyorum Kartal’ın tepesine, geceleri ayla konuşuyorum kendime. Ne yapayım? Soruyorum ona, nereye gidiyor bu dünya?” Dünya Ana
DERSİM HAYAT GAZETESİ SAYI: 7 / TEMMUZ 2008

Bohça














2004 Mart “Il Mondo Le Done Il Labirinto” Collettiva d’Arte / Volterra-Pisa (İtalya)
Dört Tarafından merkeze katlanan kare planlı bir bez parçası değildir sadece bohça, saklanması ya da taşınması gereken şeyleri içine koymak için vardır. Doğumdan düğüne; yolculuktan ölüme herşey bohçalarla taşınır, saklanır Anadolu'da. Aradığın herşeyi içinde bulma şansın vardır. Yeter ki varlığının farkında ol."

“Senin canının içinde bir can var, o canı ara!
Dağının içinde bir hazine var, o hazineyi ara!
Yürüyen dervişi arıyorsan,
Onu senden dışarıda arama, kendi içinde ara!”
mevlana

Dersim




ordaydım o gümüş kapının ardında...
2001 Temmuz“2. Munzur Kültür ve Doğa Festivali Heykel Sergisi”/ Tunceli
2001 Temmuz “Ufuksuz Bir Yerde Heykel Yapmak” Heykel Performensı/ Tunceli

İstanbul'a dair...























2004 Ekim- Kasım-Aralık “7 Arts Factory” / İstanbul
" İstanbul, iki yakalı, bir boğazlı,yeditepeli güzel; herkes hayran sana, bense kıskanıyorum, kadınca."
2002 -Alin

"Geceleri, Yeditepe rutubet kokardı ve yangın kokardı. Yeditepe fırtınaların savaş alanı, aşk yatağı, hasret payitahtı idi.
...
Kiliseler, Havralar, camiler, yan yana, üst üste, baş başa, el ele verip, minareleri Allahın göbeğine saplanmışlardı.
Tövbe estağfurullah, bu ne cinayet!"
1934- Abidin Dino

özlem













2003 Mayıs “Maltepe Sanat Galerisi Karma Heykel Sergisi” / İstanbul
Özlem ablama ...

Bronz Heykeller




















2003 “MSÜGSF Heykel Bölümü Öğrencileri Bronz Heykel Sergisi” / İstanbul
" Yasin ve Mustafa"

Gulfiroş

2003 Mayıs-Diyarbakır Plastik Sanatlar Atölyesi ”Metin- Biçim- Mekan” / Diyarbakır
Diyarbakır Belediyesi 3. Kültür ve Sanat Festivali kapsamında gerçekleştirilen Plastik Sanatlar Atölyesi Projesidir. Festival 2003 yılında ünlü Kürt şair Cigerxwin'e adanmıştı. Biz de projemizi "metin-mekan-biçim" alt başlığıyla, şairin en çok bilinen "Gulfiroş" şiirinden yola çıkarak oluşturduk. Gül satıcısı demek olan gulfiroşta şair gülü yürekle değiş tokuş etmekten, manevi bir değişimden bahsetmektedir. Biz de oluşturduğumuz basit "gül satıcısı" iki boyutlu figür panoları şiir ve içeriğine uygun düzenleyip, festivalin en yoğun geçtiği sanat sokağında, yaya yollarına yerleştirdik. Heykelleri kaidelerin üzerinde, resimleri ise sergi salonlarının duvarlarında gör-eme-meye alışık Diyarbakır halkının, yapıtların üzerlerinde -kendilerine ait hissedip- yaptıkları değişiklikleri izlemek oldukça keyifliydi. DÜ Mimarlık öğrencilerinden Serkan, figür panolardan birinin gövdesine bir pencere açmış ve yerleştirdiği kollu mekanizmayla, dönerek hareket eden, üzerinde şiirin yazılı olduğu bir kumaş yerleştirmişti. Yazılar çıkartma harflerle yazılmıştı. İşleri yerleştimemizin ertesi günü, yazıdan bazı harflerin eksildiğini gördük. Sokakta sakız satan ve yerleştirme boyunca yanımızdan ayrılmayan Sultan ertesi gün tekrar yanımıza geldiğinde elindeki sakız kutusunun üzerinde" SAKIZCI SULTAN" yazıyordu. -Serkan'ın işindeki eksik harfler.- Katılımcı Sanat:)
Atölye Diyarbakır'dan 15 kişinin katılımıyla, 3 günde gerçekleşti. Sergi festival süresini aştı.
video

Ahmet Kaya Anıt Mezarı


2003 Kasım “Ahmet Kaya Anıt Mezarı” / Paris Pére-Lachaise (Fransa)
8 aylık bir tasarım ve uygulama sürecinin ardından, 2003 yılının kasım ayında montajını gerçekleştirdiğimiz Ahmet Kaya Anıt Mezarı - eşinin deyimiyle Ahmet Kaya Evi - 3,5 ton ağırlığında Marmara mermerinden tek parça olarak yontuldu. Ahmet Kaya'nın eserlerinde yansımasını bulan Anadolu kültürünün çeşitliği ilkesinden yola çıkarak tasarladığımız anıt mezar, aslında Kaya'nın yaşamının ve üretiminin kısa bir özetidir.


piri reis sanat atölyesi

video

2008 Şubat-Mart-Nisan /Beyoğlu Belediyesi Piri Reis Sanat Atölyesi / Dolapdere- İstanbul

" Risk altındaki bölgelerde çocuklar için sanatla sosyalleşme projesi."

AMAÇ:
Çocuk gelişiminde resim eğitimi, eğitimin en az diğer süreçleri kadar önemlidir. Çünkü özgüven kazanımına katkıda bulunan ve yaratıcılığı geliştiren bir eğitimdir. Öz güveni gelişmiş, başarı duygusunu tatmış çocuk, bir sosyal varlık olarak başka insanlarla karşılıklı sevgi, saygı ve anlayış içinde yeni ilişkiler geliştirir. Bu yeni ilişkileri ile sorumluluk alma, kendini tanıma, yönetme, yönlendirme, gerçekleştirme ve değerlendirme yetilerini kazanır. Tasarım-uygulama sürecinde kısa zaman içerisinde göz ile düşünme yetisi kazanır. Çizip, boyayıp, kurgulayıp inşa ederken, seçme hakkını kullanır, yorumlar ve biçimlendirir.
Çocuğun kişiliğinin güçlendirilmesi, kendini ifade edebilme, beceri ve yeteneklerinin geliştirilmesi çok önemlidir. Bu becerileri geliştirilmemiş, duygularını ve duygusal çatışmalarını dışa yansıtamamış çocukların yaşadığı içsel gerilim, okullardaki şiddet birikiminin temellerini oluşturmaktadır.
Sanat eğitiminde asıl hedef, özgün imge yaratımını kolaylaştırmak ve hızlandırmaktır. Özgün imge yaratma cesareti oluşan, yarattığı özgün imgelerle görsel belleği güçlenen çocuğun bu alandaki başarısı, dış dünyayı, daha etkin ve farklı görmesini ve tanımasını sağlayacak, kendisini kuşatan sosyal ve fiziksel dünyayı daha güçlü bir kimlikle kavrayabilmelerini sağlayacaktır.

"Mahallemizde bazenleri çöpleri yakıyorlar. Her tarafta çöp falan var. Bu mahalleyi hiç sevmiyorum. Bana kalsa hepsini dövücem. Bizim bakkal kazıkçı. Ben de onu kazıklıyorum. Her tarafı mahfetmişler. Ben de mahalleye gıcık oluyorum. Bu mahalle çok sinir." ömer

"Bizim mahalle güzel bir yerdir. Ortasında büyük bir saha vardır. Güzel park ve yeşillikler vardır. Bir tane mezarlık vardır. Ara sokaklar çoktur. Geniş caddeler vardır. Binalar çok büyüktür. Bizim mahallede çok içki içen vardır. Bir tane de okul vardır." muhyettin

"Benim mahallemde ceminin önünde çöp atıyorlar Ben de Buna çok zinirleniyorum. Mahallede ezrar içen insanlarda ver ve içkide içen insanlar ver." caziye

"Bizim mahallede bir Bark var. Orda çocuklar oynarlar. Aileler oturur. çay içerler. tabi bu hep böyle olmuyor. bazı kötü insanlar uyuşturucu, esrar, hap gibi pis maddeler içiyorlar" azat

"Bizim mahallede yokuş var. Evler sanki küçükten büyüğe doğrudur. Yokuşun başında iki bakkal var." armağan

"Bizim mahalle güzedir. güzel olduğu kadar dıştan kötü bir mahalle olarak gözükür. Aslında gerçekten kötüdür" ?

"Bizim mahallede hiç kız yoktur. Sadece kızlar yazın oynuyorlar. Bizim mekanda çok top oynanır. hergün maç oynanır. Bizim evin karşısında bir bakkal vardır. Genellikle bizim mahallede hep top oynanır. Bazı adamlar camdan sigara atarlar." cüneyt

Şubat-Mart-Nisan 2008 / Tarlabaşı

Încî Xanim



Beşiktaş’tan motorla Üsküdar. Dolunayın üstünden bir gün geçmiş, ucundan birazı kayıp. Yağmur habercisi kara bir bulutun ardından inatla çıkan ayın mehtabı boğazının sularında... 15Y Cami önü durağı. İstikamet Yeni Mahalle. Kuzguncuk, Beylerbeyi, Çengelköy, Kandilli, Anadolu Hisarı ve Yeni Mahalle. Boğazın ışıklarını takip ederekten geçtiğimiz bu yollar, zenginliğin alameti ve ardından tepeden bir yerden muhteşem ışıltıları İstanbul’un. Çoğu bir gece vakti kondurulmuş, tapusu sonradan alınmış, tek katlı, çift katlı, üç katlı, çok katlı, bahçeli, bahçesiz evler. Bir Cumartesi akşamının gürültülü caddelerinden sessiz, sakin, ıssız bir taşra kasabasına gelmişiz gibi. Avşar Market, Dilan Kırtasiye... Çoğunluğunu Ardahanlıların oluşturduğu geri kalanını ise Kastamonu ve Rizelilerin tamamladığı ormanın kenarında, bir zamanlar şehrin dışıyken şimdi neredeyse merkezine kaymış bir mahalle burası.
Akşam İnci Hanımın evinde misafirdim. Geç saat de varmıştık eve, hastaydı, uyuyordu. Baba beklemiş bizi, zaten zor dayanmış gider gitmez o da yattı. Evin kızı yaklaşık beş senelik arkadaşım. Nurten biz ona Nûrê diyoruz. Daha önceleri birçok kez geldiğim bu eve ve mahalleye bu kez başka gözle bakıyorum.
Neredeyse otuz yılı bulan bir geçmişi var Ardahanlıların burada. Çoğunluğu ekonomik sebeplerden göçüp gelmiş. Ama benim misafiri olduğum aile gibi törelerin sürüklediği ailelerin sayısı da azımsanacak gibi değil.
İnci Hanım ve ailesi 22 yıl önce kan davası yüzünden gelmişler buraya. Onu tanıdığımda bir kelime bile Türkçe konuşmuyordu. Bu zorunlu gelişin, toprağına bağlılığının, buraya ait olmayışının bir göstergesi gibi inatla konuşmamış İstanbullunun dilini, dudaklarında ve dilinde taşıyıp getirdiği Kürtçeyle büyütmüş çocuklarını. Lastikli basma eteği, örgü yeleği ve başının etrafına bir hale gibi sıkı sıkı sardığı Serhat işi örtüsüyle karşılamıştı beni. Hala beni “Malegan” diye anıyor. İlk gördüğünde beyaz tenim, renkli gözerim, açık renk saçımla Ardahan’da bir zamanlar yaşayan Ermenilere benzetmişti beni ve onlara Ardahan’da verilen “Malegan” ismini yakıştırmıştı bana. Ben Türkçe, o Kürtçe konuşurken ve ikimizde birbirinin dilinden belki de hiçbir şey anlamazken insan olmanın ve insana sevgiyle yaklaşmanın doğallığında anlaşıyorduk. Ona bir şarkı söylemiştim Kürtçe. Dilimden çıkan, dudaklarımdan süzülen her kelimeyi anlaması öyle mutlu etmişti ki onu gülümsediği anda görünen aralık dişlerinin ve yaşlı yorgun yüzünün üzerinde ışıl ışıl parlayan gözlerinin o anki mutluluğunu unutamadım. Onların orda “Çitoyî rindî?” diye sorarlar insanın hatırını. “ Rindim” diye cevap verirsin. Şarkım “Were rindê rindê” diyordu.
Onunla ilgili çok hikaye dinledim kızından. Çok uzun zaman almış buralara alışması, daha doğrusu alışamamış, buralı olmak istememiş hiç. Tavuk beslemiş büyük hayvan besleyemeyeceğinden. Kedileri olmuş bahçede. Kömürlükte tandır yapıp kendi kendine “Nanê destê wî naxwim.” Deyip İstanbul’da erkek elinden çıkmış fırın ekmeğini yemeyi reddetmiş ta ki evin gençleri onu İstanbullu olmanın gerekliliklerine zorlayıncaya dek. Ve sonra ardında bırakmış birçok şeyi geriye bir tek tavukları, Başının etrafına sıkı sardığı “Şara Mirişkî” si ve dili kalmış. Gelinleri, oğulları onun toprağında güzellik sembolü olan “Şar”ı İstanbul’da utanç olarak görüyorlardı. Ama o inat etti çıkarmadı. Hintlinin Bindisi, Arabın ehramı, Japonların kimonosu; Lazın peştamalı, Egelinin yazması, Trakyalının Yemenisi, Mardinlinin Hirbîsi gibiydi oysa “Şar”.
O hep özledi toprağını taş bastı yüreğine. Geçmişi geride kalmıştı. Geleceği burada bu ormanın kıyısındaki mahallede onu beklemekteydi.
30. Mart. 2002


Yoksun....
Terk edip gittim seni, terk edip geldim ona.
Yol uzun
Yol yabancı.
Yol gelecek
Geleceğimde yok artık yerin, aynı bugünüm gibi.
Geçmişimsin.
Ulaşamam sana dönsem de.
Senden kalan bir baş ağrısı hatırımda,
Bundandır başımı şarımla böylece sarışım.
Bir o kaldı kutsanmışların halesi gibi
İnadım
Ve kendimle sırf inadımdan taşıdığım
Doğduğum yerden tek kalan...

Özlerim...
Terk edip gittiğimden beri seni, geldiğimden beri İstanbul’a
Deniz uzun
Deniz yabancı
Deniz gelecek
Geleceğimde denizden esen yel var artık, aynı bugünüm gibi
Geleceğimsin.
Kaçamam artık gitsem de.
Sende yaşadığım bir baş ağrısı,
Bundandır başım böyle şarımla sıkışım.
Bir o var beni dimdik tutan kutsanmışların halesi gibi
İnadım
Ve kendimle sırf inadımdan taşıdığım
Göçtüğüm yerde beni tek anlatan...
29. Mart. 2002

istanbul'un kolyeleri "hırbi"




2002 Ocak “Buluşma(Begenung)Sanat Etkinlikleri” / Münster (Almanya)

* İstanbul’un kolyelerini en çok izleyebileceğimiz yer Tarlabaşı
* Tarlabaşı’nın dar sokaklarında, binaların sokak kapılarına birkaç basamak merdivenle çıkılıyor. Bu merdivenlerde bugün kırmızı-siyah başörtüleriyle oturan kadınlar var. Mardinli kadınlar.
* İstanbul çok göç alan bir şehir. Çoğunluğu son 20 yılda doğu illerimizden gelenlerin oluşturduğu bu göçmen topluluklarından biri de Tarlabaşı’ndaki Mardililer.
* Geleneksel giysilerinin temel taşı olan başörtüleri “hırbi”yi kendileriyle birlikte taşımışlar İstanbul’a Mardinliler.
* Bu noktadan çıkışla Tarlabaşı’ndaki Mardin’i asmaya karar verdim Münster sokaklarına.
* Çalışmalarım sırasında ilginç bir tesadüfle karşılaştım. Hırbilerin temel motifi olan tekerleği andıran dairesel motif, Arkeoloji Müzesinde gördüğüm Bizans ikonlarında da kumaş motifi olarak kullanılmıştı. İki faklı kültürü aynı motifte birleştirmek- ki tekerleği andırığı için gidenlere ve gelenlere dair de bir imge oldu- göçün getirdiklerini, göçün götürdüklerinin mekanında teyellemek fikri uyandı.


heykele dair

“ Sosyal heykel, yaşadığımız dünyayı nasıl biçimlendirdiğimiz ve şekillendirdiğimizdir. Bu nedenle heykellerimin doğası kesin ve bitmiş değildir. Birçoğunda işlemler sürmektedir; kimyasal reaksiyonlar, mayalanmalar, renk değişimleri, çürüme, kuruma. Her şey bir değişim durumundadır.” Joseph Beuys

Önemli olan, oluşturduğum yapıtın, kurgulanma aşamasından, sunuma kadar olan süreçte ve sonrasında; benim onunla kurduğum ilişkinin, çoğalarak, benim dışımdaki varlıklar dünyasıyla da varlığını paylaşarak yaşamaya devam etmesidir. Yapıtlarım, derdimi anlatmak ve yaşamı paylaşmak için ürettiğim nesnelerdir. Sergilenmek için değil varlığımı idame ettirmek için üretilmişlerdir. Paylaşıldıkça çoğalmakta ve kendini yeniden üretmekte, kimi zamansa tüketip yerine yenisini getirmek üzere yol açmaktadırlar. Onlarla kurulan ilişkiler, benimle kurulmuş ilişkilerdir ve bu olmadan ben yaşayamam. Yalnızlıktan ölürüm.